En Büyük Kim?

Şüphesiz ki içinde bulunduğumuz coğrafya özellikle gastronomi zenginliği anlamında dünyanın belki de en zengin bölgesi. İnsanlık tarihinde yerleşik hayata geçişte başlangıç noktası olarak kabul edilen Anadolu içinde, aksi düşünülemezdi zaten. Tarih boyunca birçok kültüre kucak açmış bu toprakların, Dünyanın en zengin gastronomik yelpazesine sahip olması da bu topraklarda hayatını sürdüren bizler için büyük şans olmuştur. En kalabalık şehirlerinden en ücra kasabalarına kadar hemen her metrekaresinin kendine has bir yeme içme kültürü olması, Anadolu turu yaptığınızda, ne kadar şanslı olduğunuzu size derinden hissettirecektir.
Peki, bu kadar zengin bir yeme içme kültürüne sahip olan bizler Dünyaca ünlü bir yeme içme markası neden çıkaramadık? Ya da çıkaramıyoruz? Tabi hemen herkesin aklına Nusret örneği geliyor. Evet, son dönemlerdeki yüz akımız olarak gösterebiliriz gelişimini. Ancak ben bu başarının bir sistem başarısı değil, kişisel pazarlama başarısı olduğunu düşünüyorum. Benim kast ettiğim başarı ise sistem üzerine kurulu olan yıllar içinde hem kendini hem de şube sayısını geliştirerek farklı ülkelerde büyüyebilen markalarımızın olmaması. Bu yolda şu anda ciddi adımlar atan markalarımız var. Fakat ben yeterli görmüyorum. Daha hızlı büyümemiz gerektiğini düşünüyorum. Bu büyümenin önündeki en önemli engelinde, marka sahiplerimizin, sistem odaklı değil, ürün odaklı olmaları olduğunu düşünüyorum. Ne demek istediğimi şöyle açıklamaya çalışayım. Her marka sahibi yapmış olduğu işte en iyisi olduğunu iddia ediyor ve tüm kararlarını buna göre alıp uyguluyor. Tüm dönercilerin en iyi döneri sattığını iddia etmesi, tüm kahvecilerin en iyi çekirdekten kahve yapması, tüm etçilerin en iyi eti yaptığını iddia etmesi… v.s. Örnekler çoğaltılabilir. Eğer sınırlı sayıda şubede hayatına devam etmek isteyen bir marka söz konusu ise bunda bir sakınca yok. Ancak zincir olmak, büyümek ve özellikle de franchise sistemi ile büyümek isteyen markalar içinse durum daha farklı. Bu markalar için ürün kalitesi kadar sistem ve bu sistemin müşteriye sundukları da önemli. Tüm şubelerinde aynı hizmet kalitesini yakalayabilmek için sürdürülebilir bir yapı kurmak zorundalar. Şu anda Dünyada franchise sistemine hakim Amerikan markalarını düşünelim. Bunların büyük kısmı ülkemizde de faaliyetlerini sürdürüyorlar. Bu markaların temel ortak noktası hızlı, uygun fiyatlı ve yeterli kalitede ürün sunmaları. Bu ürünleri sunarkende kendi içinde oldukça disiplinle uyguladıkları sistemlerinin olması. Bu markaların reklam stratejlerinde en kaliteli, en doğal ve en iyi gibi mesajlar veren reklamlara ben rastlamadım hiç. Hatta tüm Dünyada, sattıkları ürünlerin kalitesi ile ilgili, hemen her gün farklı haberler çıkıyor. Ancak bu durum, bu markaların Dünyanın her yerinde ürün satmalarına engel değil. Hem de günde milyonlarca adet. İşte bunu yaratan da kurmuş oldukları ve belirli konularda asla ödün vermedikleri sistemleridir.
Starbucks’ın dünyada en çok şubeye sahip olduğu birkaç ülkeden biri olmamız ülke olarak espresso orjinli kahvelere düşkünlüğümüzden değil. Starbucks bize sadece kahve sunmuyor, Starbucks bize, kahvemizi içerken, klimatize bir ortamda, internet üzerinden çalışabilme, arkadaşlarımız ile sohbet edebilme, oyun oynayabilme, film izleyebilme veya dinlenebilme imkânı sunuyor. Hem de süre sınırı olmadan. Özellikle yaşı bana yakın okurlarımız vakti zamanında Kadıköy sahilindeki cafelerde 5 dakikada bir garsonun elinde çayla masaları taciz ettiği günleri iyi hatırlayacaklardır. Dolayısıyla süre sınırı olmadan diye vurgulamamın sebebi budur. Toparlamak gerekirse Starbucks bize sadece kahve sunmayıp bir ortam sunarak sektördeki bu boşluğu hızlıca doldurdu. Bu yüzden ülkemizde şube sayısı fazla. Starbucktan daha iyi kahve yapan cafeler yok mu? Çok var. Ancak Starbucks kadar satabilen, insanların kalbinde sevilen marka olabilen ( love mark) şu anda yok. Bu da Starbucksın kahvesinin kalitesinden çok sisteminin yaratmış olduğu etki.
Bu ülkeye gönül vermiş biri olarak, bir gün uluslararası bir markamızın olmasını ve rekabet anlamında pazardaki diğer markalara kafa tutmasını canı gönülden dilerim.